🌟 Bilgi Paylaştıkça Çoğalır! En güncel içerikler için bizi takip edin. 📚 Yeni yazılarımızı kaçırmayın! ✨ Her gün yeni içerikler ekleniyor. 🌟 Bilgi Paylaştıkça Çoğalır! En güncel içerikler için bizi takip edin. 📚 Yeni yazılarımızı kaçırmayın! ✨ Her gün yeni içerikler ekleniyor.

Aramak istediğiniz içeriği yazın

Tuğba Demirel

Tuğba Demirel

Doğrulanmış Yazar
10 Yazı
574 Okunma
0 Yorum

BİR AĞAÇLA KONUŞSAYDINIZ SİZE NE ANLATIRDI?

Hayatın gürültüsü içinde çoğumuzun yanından geçip gittiği, gölgesinde soluklandığı ama sesini pek duymadığı sessiz şahitlerdir onlar. Ayakları toprağın derinliklerinde birer kök, başları ise gökyüzünün sonsuzluğunda birer dua gibi duran ağaçlar… Eğer bir ağaç dile gelseydi ve size hayatın sırlarını fısıldasaydı, duyacaklarınız sadece biyolojik gerçekler değil, varoluşun en kadim bilgeliği olurdu.

Bir ağacın yanına oturduğunuzu düşünün. Şehrin gürültüsü biraz ötede kalsın; telefonunuz sessizde, aceleleriniz askıda. Elinizi kabuğuna koyuyorsunuz. Soğuk değil, yaşlı bir bilgelik gibi serin. O an konuşmaya başlıyor.

“Sen acele ediyorsun,” der ilk cümlesinde. “Ben beklemeyi öğrendim.”

Bir ağaç, zamandan başka hiçbir şeyle yarışmaz. Onun takvimi sizin ajandanızdan farklıdır. İlk tohumu toprağa düştüğünde kimse alkışlamaz; kök salarken kimse fark etmez. Oysa en büyük kararlarını o görünmez anlarda alır. Kökünü ne kadar derine indireceğini, hangi taşın etrafından dolanacağını, hangi çatlağı fırsata çevireceğini…

“Hızlı olan değil,” diye fısıldar, “kökü derin olan ayakta kalır. Acele ettiğin her şey aslında henüz olgunlaşmamış bir meyvedir; tadı eksik, rengi soluktur.”

“Büyümek,” der ağaç, “yukarı doğru gitmek kadar aşağıya inmeyi de bilmektir.”

Köklerinden söz ederken sesinde hafif bir gurur vardır. Çünkü kökler, sadece tutunmak için değil, hatırlamak içindir. Toprağın hafızasını taşırlar: Kuraklıkları, selleri, üzerinden geçen ayakları, unutulan duaları… Siz bir yerden başka bir yere taşınırken, o bulunduğu yerde binlerce hikâyeyi üst üste biriktirir.

Biraz susar. Rüzgâr yapraklarından geçer. Bu sessizlik bir boşluk değil, bir davettir.

“Dinlemeyi dene,” der. “İnsanlar konuşmayı seviyor ama dinlemekten korkuyor.”

Ağaçlar acele cevap vermez. Mevsimleri beklerler. Kış geldiğinde yapraklarını kaybetmeyi bir yenilgi saymazlar; hafiflemeyi bilirler. “Her şeyi tutmak zorunda değilsin,” diye fısıldar. “Bazen hayatta kalmanın yolu bırakmaktır.” Sonbahar onun için bir veda değil, bir teşekkürdür. Her düşen yaprak, toprağa geri verilen bir emanettir. Siz kayıplarınızı sayarken, o döngüyü sayar.

“Ben fırtınaya karşı savaşmam,” der. “Eğilirim.”

Bu cümlede uzun yılların kırılmamış dalları vardır. Ağaç, direncin sertlik olmadığını bilir. En çok kırılanlar, hiç eğilmeyenlerdir. Rüzgârın yönünü değiştiremeyeceğini kabul eder ama kendini ona göre ayarlamayı öğrenir.

“Esneklik,” der, “bilgelikten sonra gelir.”

Sonra size, gözle görülmeyen ama varlığı hayati olan bağlardan söz eder. Toprağın altında, köklerin yalnız olmadığını anlatır. Bir ağaç hastalandığında diğerlerinin ona besin gönderdiğini, bir tehlike yaklaştığında birbirlerini uyardıklarını…

“Birey olmak, yalnız olmak değildir,” der. “Biz yukarıda ayrı ayrı dururuz ama aşağıda birbirimize sımsıkı tutunuruz.”

Sessizce dikkat kesilmenizi ister; gözlerinizle gövdesindeki izleri takip etmenizi… Düğümler, çatlaklar, izler… “Bunlar kusur değil,” der. “Hikâye.”

“Yaşadığım hiçbir şeyi gizlemedim. Acılarım da sevinçlerim de içimde saklı. Her yara izi beni daha güçlü kıldı. Sizin kusur dediğiniz o düğümler, aslında benim karakterimin en sağlam yerleridir.”

Güneşten söz açılır. Işığın kıymetini bilir ama gölge olmayı da. “Herkes parlamak istiyor,” diye güler yapraklarının arasından. “Oysa birinin serinlemesi için gölge olmak da bir meziyettir.” Kaç yorgun omuzun altında soluklandığını, kaç çocuğun dallarında hayal kurduğunu anlatır.

Bir an için dallarındaki kuşları dinlersiniz. Ağaç onları susturmaz. Çünkü misafirlik nedir bilir. “Herkes benim gibi kalıcı olmak zorunda değil,” der. “Bazıları sadece konmak için gelir.”

“İz bırakmak,” der, “yük olmak demek değildir.”

En çok yaralarından söz ettiğinde sesi ağırlaşır. Kesilen dallar, kazınan kabuklar, çakılan çiviler… Hepsini hatırlar ama kin tutmaz.

“İyileşmek,” der, “olanı inkâr etmek değil, onunla yaşamayı öğrenmektir.”

Gün batımına yakın, sesi daha derinleşir. Karanlıktan korkmaz; çünkü gecenin ardındaki aydınlığı bilir.

“Umut,” der, “bilmediğini değil, bildiğini hatırlamaktır. Güneş hep yeniden doğar.”

Ayağa kalkmaya hazırlanırsınız. Konuşma bitiyor sanırsınız ama ağaç son bir şey ekler:

“Beni anlamak için doğaya gitmene gerek yok. Kendine bak. Sen de kök salıyor, yaprak döküyor, eğiliyor ve yeniden doğruluyorsun.”

Elinizi kabuğundan çektiğinizde, bir şeyin sizde kaldığını hissedersiniz. Bir cümle mi, bir his mi, yoksa sadece yavaşlama izni mi tam bilemezsiniz. Bildiğiniz tek şey şudur: Bu konuşma burada bitmedi.

Ve belki de en güzel tarafı budur: Ağaçlar konuşmaz denir… ama dinlemeyi bilenlere anlatacakları hiç bitmez.

bu yazıyı beğendi

Yorumlar (0)

Yorum için giriş yap.

Link kopyalandı!