🌟 Bilgi Paylaştıkça Çoğalır! En güncel içerikler için bizi takip edin. 📚 Yeni yazılarımızı kaçırmayın! ✨ Her gün yeni içerikler ekleniyor. 🌟 Bilgi Paylaştıkça Çoğalır! En güncel içerikler için bizi takip edin. 📚 Yeni yazılarımızı kaçırmayın! ✨ Her gün yeni içerikler ekleniyor.

Aramak istediğiniz içeriği yazın

Yazar

Turgay Yazıcı

Toplam 1 makale
Bu yazı 102 görüntülenme

Kamu Görevi Bir Emanettir: Tarihin Işığında Devlet Ahlakı ve Yönetici Sorumluluğu

Devletin gerçek kudreti, yalnızca kurumsal yapısından değil, onu ayakta tutan temel ahlaki ilkelerden doğar. Bu ilkelerin en önemlisi, kuşkusuz, kamu görevinin bir “emanet” bilinciyle taşınmasıdır. Kaleme aldığım bu yazıda, tarihin bize ışık tutan örnekleriyle, devlet adına yetki kullanan her birimizin bu emanetin ne kadar farkında olması gerektiğini vurgulamak istiyorum. Unutmayalım ki, kullandığımız her yetki doğrudan milletin hakkıdır ve bu hak, şahsi çıkarın gölgesine asla bırakılamaz.


Tarih, devlet ahlakı ile devletin ömrü arasındaki sarsılmaz bağı kaydeder. Güçlü devletler, kamu ahlakını titizlikle koruyanlardır. Bu ilkenin zedelendiği, göz ardı edildiği dönemlerde ise devlet ile millet arasındaki o kutsal bağ derin yaralar alır. Bu yara, maddi kayıplardan öte, güven ve itibar kaybıdır.


İslam tarihinden bir örnekle konuyu temellendirmek gerekirse, Hz. Abbas’ın valilik görevi sonrasındaki tavrı oldukça manidardır. Elde ettiği malları, hukuken bir zorunluluk olmadığı halde vicdanen Beytülmal’e bağışlaması, halife Hz. Ömer’in kamu görevi süresince edinilen kazançlara karşı ihtiyatını haklı çıkaran bir davranıştır.


Bu ihtiyat bir şüpheden değil, emanete sadakatin, yani devlet ahlakının ta kendisinden kaynaklanır. Hz. Ömer’in halifeliği boyunca ticari faaliyetlerini tamamen terk edişi, Hz. Ali’nin devlet malı ile şahsi alanı birbirinden kesin çizgilerle ayırması, bize yöneticilik makamının yalnız kanunla değil, daha yüksek bir ahlaki duruşla da sınırlandığını gösterir.


Bu anlayış, bizim köklü devlet geleneğimizin de mihenk taşıdır. Osmanlı’da, sadrazamlar ve üst düzey yöneticilerin görev sürelerinde ticaretle uğraşmaları hoş karşılanmazdı. Makbul olan, servet biriktirmek değil; vakıflar ve hayır yoluyla topluma hizmet etmekti. Hatta Sultan II. Abdülhamid Han gibi bir padişah dahi, şahsi harcamaları ile devlet hazinesi arasında titiz bir ayrım gözetmiş, bu hassasiyeti şahsi iktisadına kadar taşımıştır.


Peki, bu tarihi ve manevi miras bugün bize ne söylüyor? Cevabı açıktır: Kamu görevleri, asla kişisel kazanç alanları değildir. Seçimle veya atamayla gelmek, kamu gücünü şahsi menfaat için kullanma hakkı doğurmaz. Milletin iradesinden alınan yetki, yine millete hizmet için kullanılmalıdır. Görev süresince makamın nüfuzuyla zenginleşme algısı, devletin itibarını kemiren en büyük tehlikedir ve toplumsal adalet duygusunu derinden yaralar.


Yöneticilere sesleniyorum: Kalıcı olan makamlar değil, geride bırakılan adalet ve güven duygusudur. Tarihte hayırla anılanlar, görev sürelerini bir fırsat değil, ağır bir sorumluluk alanı olarak görenlerdir.

Ancak bu emanetin korunması yalnızca yöneticilere düşen bir vazife değildir. Aziz milletime de seslenmek isterim: Kamu ahlakının muhafazası, hepimizin ortak mesuliyetidir. Hesap soran, ama iftiradan uzak; eleştiren, ama adaletten sapmayan bir bilinçle hareket etmek zorundayız.


Toplumun bu diri ve adil vicdanı, emaneti taşıyanlar üzerindeki en etkili denetim mekanizmasıdır.


Son söz olarak şunu ifade edeyim: Devletin gerçek gücü, makamların ihtişamından değil, adaletin her daim ayakta tutulmasından gelir. Kamu görevlerinin bu ahlaki ve vicdani sorumluluk çerçevesinde yerine getirilmesi, millet-devlet bağını güçlendirecek olan en sağlam harcı oluşturacaktır. Tarih bunu böyle yazmıştır; ahlak bunu böyle emreder. Görevimiz, bu mirasa layık olmaktır.

Fikirlerinizi Paylaşın (0)

İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılar