🌟 Bilgi Paylaştıkça Çoğalır! En güncel içerikler için bizi takip edin. 📚 Yeni yazılarımızı kaçırmayın! ✨ Her gün yeni içerikler ekleniyor. 🌟 Bilgi Paylaştıkça Çoğalır! En güncel içerikler için bizi takip edin. 📚 Yeni yazılarımızı kaçırmayın! ✨ Her gün yeni içerikler ekleniyor.

Aramak istediğiniz içeriği yazın

Hamide Demir

Hamide Demir

Doğrulanmış Yazar
11 Yazı
76 Okunma
0 Yorum

IŞIĞIN MİRASÇISI; BÜYÜK EŞİK VE ÖTESİ

Işığın Mirasçısı Ve Büyük Eşik;

​Gök kubbenin bir sisle kaplı olduğu, zamanın ne ileri ne de geri aktığı o kadim vadide, Çırak yıllardır sessizce bekliyordu.

Vadinin ortasında, her bir yaprağı bir bilgiyi temsil eden Bilgelik Ağacı’nın altında, Üstat bağdaş kurmuş oturuyordu.

​Üstat, bakışlarını ufuktan çekip Çırak’ın gözlerinin içine baktı. Sesi, sanki bin yıllık bir rüzgarın fısıltısı gibiydi:

"Vakit tamam evlat. Kum saati durdu, yıldızlar hizalandı. Hazır mısın ?" dedi;

​Çırak, bu soruyu yıllardır rüyalarında duymuş, kalbinde taşımıştı. Hiç tereddüt etmedi.

Heybesinden, ham demirden dövülmüş ama üzerinde hiçbir taş bulunmayan o sade Tacını çıkardı. Tacı başına yerleştirdiği an, demir bir anda güneşin ilk ışıklarıyla yıkanmış saf altına dönüştü.

Bu, dışarıdan gelen bir zenginlik değil, içeride tamamlanan sabrın ve emeğin simgesiydi.

​"Hazırım," dedi Çırak. Sesi, vadide yankılanacak kadar vakur ve emindi.

​O an Üstat’ın gözlerinde, evrenin doğumuna şahitlik etmiş bir parıltı belirdi. Gözleri, iki yıldız gibi ışıl ışıl parlıyordu. Bu parlaklık, sadece bir sevinç değil; bir ruhun, kendi içindeki karanlığı yenip özündeki ışığa ulaştığının onayıydı.

​Üstat ayağa kalktı ve pelerinini savurarak vadiyi işaret etti:

hade evlat!

"Öyleyse gidelim" dedi.

Kapılar senin için açıldı, şimdi tam zamanı!"

​Çırak’ğın göğüs kafesinde bir kuşun kanat çırpışını andıran o muazzam sevinç, tüm bedenine yayıldı. İçinden sadece şu sözler döküldü:

"Sonunda... Beklenen o kutsal an geldi."

​Birlikte, bilinmeyenin ama aydınlığın hüküm sürdüğü o büyük kapıya doğru ilk adımı attılar.

Artık o bir öğrenci değil, kendi krallığının bilincine ermiş bir yolcuydu.

Büyük kapının eşiğine vardıklarında,Üstat durdu ve elini nazikçe Çırağın omuzuna koydu. Ve "Bundan sonrası senin, "dedi fısıltıyla. Kapı, hiç gürültü çıkarmadan, sadece saf bir ışık hümezesi eşliğinde aralandı.

Çırak, içeriye ilk adımını attığında sırtındaki toprak yükünün bir anda tüy gibi hafiflediğini hissetti. Yıllardır taşıdığı o yük, yere döküldü ve etrafında zümrüt yeşili bir toz bulutuna dönüştü ve mermer havuzun üzerine bir sis gibi çöktü. Toprak, suya değdiği an, suyun üzerinde görkemli çiçekler açmaya başladı.

Çırak o an anladı ki; taşıdığı o "yük" aslında kendi içindeki bahçeyi yeşertecek olan özdü.

​Üstat, kapının ardında, son bir kez seslendi:

"Unutma; taç baştadır ama krallık kalptedir. Işığın mirası, onu sadece kendisi için saklayana değil, karanlıkta kalanlara bir fener olanındır."

​Çırak, artık sadece bir yolcu değil, ışığın kendisi olmuştu.

Gökyüzü sisinden sıyrıldı, suyun rengi en parlak zümrüt yeşiline büründü ve mermer konak, güneşin altında bir elmas gibi parlamaya başladı.

Zaman yeniden akmaya başlamıştı; ama bu kez yıkmak için değil, bu yeni aydınlığı her bir zerreye taşımak için.

​O kutsal an, bir son değil; ebedi bir uyanışın ilk nefesiydi.

bu yazıyı beğendi

Yorumlar (0)

Yorum için giriş yap.

Link kopyalandı!