🌟 Bilgi Paylaştıkça Çoğalır! En güncel içerikler için bizi takip edin. 📚 Yeni yazılarımızı kaçırmayın! ✨ Her gün yeni içerikler ekleniyor. 🌟 Bilgi Paylaştıkça Çoğalır! En güncel içerikler için bizi takip edin. 📚 Yeni yazılarımızı kaçırmayın! ✨ Her gün yeni içerikler ekleniyor.

Aramak istediğiniz içeriği yazın

Yazar

Nûr-i Sükût

Toplam 4 makale
Bu yazı 8 görüntülenme

Rızık kadar huzur, kader kadar sabır, İman kadar güç…

Mutluluk neydi?

Bizi gülümseten neydi…

Hep sorduk.

Sorduk da bazen cevabını duymaya hazır değildik.

Çünkü insanın kalbi, bazı gerçekleri ancak kırılarak öğreniyor.

İnsan bazen mutluluğu ararken aslında kendini arıyor da, bunu fark etmiyor.

Mutluluk…

Eğer parayla satılsaydı, gidip alabilirdik.

Bir etiketi olurdu belki:

“1 kilo huzur.”

“Yarım kilo iç ferahlığı.”

“Bir paket ağlamadan uyuyabilme.”

Alırdık.

Çünkü yorulduk.

Çünkü hayat bazen insanın üstüne üstüne gelir.

Çünkü insan ne kadar güçlü görünse de, bazen içinden içinden tükenir.

Ama mutluluk satılmıyor.

Satılsaydı dünya daha sessiz olurdu…

Kimse kimseyi kırmazdı belki.

Kimse “benim egom” diye bir şey uğruna, başka bir kalbin yangınını büyütmezdi.

Kimse sevmeyi yarım bırakmazdı.

Kimse sahip olduklarını kaybetmekten korkarak yaşamazdı.

Ama işte…

Mutluluk, “sahip olmak” değildir.

Ve insanın en büyük yanılgısı da burada başlıyor.

İnsanoğlu doyumsuz…

Gücümüz kalmasa da daha fazla istiyoruz.

Daha iyi bir iş, daha iyi bir ev, daha güzel bir yüz, daha ince bir beden…

Daha çok ilgi, daha çok sevgi, daha çok değer…

Sanki insanın içinde bir boşluk var da, onu eşyayla dolduracağız sanıyoruz.

Sanki içimizde bir yoksunluk var da, dışarıdan bir şeyle tamamlanacak.

Oysa tasavvuf der ki:

“Dışarıda aradığın, aslında içindedir.”

Ama insan işte…

İçine bakmaya cesaret edemiyor.

Çünkü içine bakınca acısını da görüyor.

Eksikliğini de görüyor.

Yalnızlığını da…

Görmezsek sanıyoruz ki yok olur.

Oysa görmediğimiz şey kaybolmaz…

Sadece büyür.

Bilmem…

Hep gülsem de sıkılırım aslında.

Çünkü her şey zıddıyla var olur değil mi?

Gece olmasa gündüzün değeri anlaşılır mı?

Ağlamayan bir kalp şükretmeyi öğrenebilir mi?

Kayıp yaşamayan biri, sahip olmanın ne demek olduğunu bilir mi?

Tasavvufun en güzel hakikatlerinden biridir bu:

Her şey bir eğitimdir.

Her şey bir terbiye.

Bazen Allah, insanın yüzünü güldürmez…

Çünkü yüzünü güldürmek değil maksadı.

Kalbini olgunlaştırmaktır.

Bazen verir…

Şımarmayasın diye.

Bazen alır…

Yüzünü O’na döndüresin diye.

Çünkü dünya, insana “kendini hatırlatmak” için vardır.

Unutmak için değil.

Ama biz çoğu zaman unutuyoruz.

İnsan mutluluğu bazen yanlış yerde arıyor.

Sonuç olarak sende ne noksansa, mutluluk onda sanırsın.

Paran yoksa para dersin…

Sevilmemişsen “keşke biri beni çok sevse” dersin…

Güvenin yıkılmışsa “keşke kimse beni yarı yolda bırakmasa” dersin…

Yorulmuşsan “keşke bir gün sadece dinlensem” dersin…

Ve haklısın.

Çünkü insan bir eksikle yaşarken, o eksik büyür.

Gözünde dağ olur.

Kalbinde sızı olur.

Ama bazen de şunu fark ediyorsun:

Eksik sandığın şey dolsa bile, içindeki boşluk bitmiyor.

Çünkü o boşluk parayla dolmuyor.

O boşluk bir insanla da dolmuyor.

O boşluk bazen başarıyla bile dolmuyor.

Çünkü o boşluk, aslında insanın Allah’sız kaldığı yer.

Kalp…

Yanlış şeylerle dolunca da mutsuz olur, boş kalınca da.

Kalbin huzuru bir şeyin “fazlalığında” değil…

Kalbin “yeri doğru” olduğunda başlar.

Ev alabilirsin…

Ama yuva alamazsın.

İşte bu cümle var ya…

Bazen insanın boğazına düğüm gibi oturur.

Çünkü evin kapısını açarsın…

Ama içeride sessizlik vardır.

Eşyaların yenidir…

Ama kalbin eskimiştir.

Salonda koltuk vardır…

Ama içine oturacak bir huzur yoktur.

Oysa yuva;

Birinin “geldin mi?” diye içten sorduğu yerdir.

Çayın altının kısık yandığı, sesin yumuşadığı, gözlerin dinlendiği yerdir.

Yuva; insanın kendini savunmadan durabildiği yerdir.

Kendin olabildiğin…

Evet.

Mutluluk bazen kendin olabildiğin yerdir.

Özel doktora gidebilirsin…

Ama sağlık alamazsın.

Çünkü sağlık sadece “bedenin iyi olması” değildir.

Sağlık bazen sabaha korkmadan uyanmaktır.

Bazen gece yatarken içinin kıpır kıpır olmamasıdır.

Bazen kalbinin sıkışmamasıdır.

Bazen içindeki o bilinmez kaygının susmasıdır.

İnsan bazen organlarının değil, kalbinin hasta olduğunu fark eder.

Ve kalp hastalığının reçetesi, eczanede satılmaz.

Kalbin reçetesi bazen şudur:

“Rabbinle arana bir şeyi koyma.”

Çünkü kalp…

Allah’tan uzaklaştıkça büyüyen bir yetimlik taşır.

Parayla satın alamadığımız şeyler var.

Zaman mesela…

Ne kadar koşarsan koş, yetişemediğin şeydir zaman.

Bazen bir an gelir…

“Keşke” dersin.

Ama o “keşke”nin bedeli çok ağırdır.

Çünkü bazı anlar bir daha gelmez.

Birinin sesini son kez duymuş olabilirsin…

Ama fark etmemişsindir.

Birinin elini son kez tutmuş olabilirsin…

Ama bilmemişsindir.

İşte o yüzden tasavvuf şöyle der:

“Şu anın kıymetini bil, çünkü sen yarına ait değilsin.”

Yarın, sadece bir ihtimal.

Ama “şimdi” sana verilen bir emanet.

Mutluluk bazen bir “an”dır.

Bir gün dönüp baktığında…

O büyük hayallerin değil, küçük anların içine gömülü olduğunu görürsün.

Birinin sana çay demlemesi…

Sokakta yürürken yüzüne vuran rüzgâr…

Annenin “yedin mi?” sorusu…

Bir çocuğun gülüşü…

Bir dostun “ben buradayım” demesi…

Mutluluk bazen “çok şey” değildir.

Mutluluk bazen “tam da yeterince”dir.

Yani şudur:

Rızık kadar huzur, kader kadar sabır, iman kadar güç…

Ama insan neden mutsuz olur biliyor musun?

Çünkü insan çoğu zaman kendi içine sığamaz.

Kendinden kaçar.

Kendiyle kalamaz.

Kendiyle konuşamaz.

Telefonlara kaçar…

Kalabalıklara kaçar…

Sese kaçar…

Çünkü sessizlik gelince, içindeki o kırık yer konuşur.

Tasavvuf ise der ki:

“Kendinle kal. Çünkü Allah seni orada bekliyor.”

Ne kadar derin bir hakikat…

İnsan kendini bulmadan, mutluluğu bulamaz.

İnsan kendini tanımadan, huzuru tanıyamaz.

Çünkü mutluluk dışarıda bir yerde değil,

İnsanın “kendine dönüş” yolculuğunda gizli.

Mutluluk bazen gözyaşının içinde saklıdır.

Ağlarsın…

Ama o ağlayış seni temizler.

Kalbin sıkışır…

Ama o sıkışma seni büyütür.

Bazen “neden ben?” dersin…

Sonra bir gün “iyi ki ben” dersin.

Çünkü bazı acılar vardır…

İnsanı yıkan değil, insanı yoğuran.

Bazen Allah bir şeyleri alır…

Çünkü senin başka bir şeye tutunmanı ister.

Bazen kapıları kapatır…

Çünkü senin kalbini, yanlış kapılardan çekip almak ister.

Bazen dua edersin, olmaz…

Çünkü senin duanı büyütmek ister.

Bazen gecikirsin…

Çünkü zaman seni hazırlıyordur.

Mutluluk neydi?

Belki de mutluluk şuydu:

Elinde olmayanlara “ah” demek yerine,

Elindekilere “şükür” diyebilmekti.

Kimsenin seni anlamadığı yerde bile,

Allah’ın seni bildiğini unutmamaktı.

Yalnız kaldığında bile,

yalnız olmadığını hatırlamaktı.

Düşerken bile,

dua etmeyi bırakmamaktı.

Mutluluk bazen “kavuşmak” değildir.

Mutluluk bazen “sabredebilmek”tir.

Çünkü sabır;

katlanmak değil…

güzelce dayanmaktır.

Ve sabır bir insanın kalbini yüceltir.

Şimdi bir daha soruyorum kendime:

Mutluluk neydi?

Belki mutluluk, her istediğimizin olması değildi…

Belki de her şey eksik olsa bile, kalbinin Allah’a tam olmasıydı.

Çünkü dünya tamamlanmaz…

Dünya zaten eksik.

Ama insan, Rabbine döndüğünde tamam olur.

Ve insanın içindeki en derin boşluk…

Ancak O’nunla dolar.

Mutluluk neydi?

Bilmiyorum…

Ama sanırım mutluluk;

kendi içindeki yangını, Rahman’a emanet edebilmekti.

Ve kalbini, dünyanın gürültüsünde kaybetmeden…

Yine de gülümseyebilmekti.

Fikirlerinizi Paylaşın (0)

İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılar